Cumartesi, Ekim 19, 2019


Size Abdurrahman diyeyim, siz bana Ebû Hüreyre deyin. İsmiyle pek tanınmayan, lakabıyla meşhur olmuş bir sahabidir. Rasulullah sav vermiş bu Ebu Hüreyre lakabını. Bir gün otururken kıyafetinin altına yavru kediyi alıp orada onun rahat etmesini ve zararlı hayvanlardan korunmasını sağlamış. Hatta ona her zaman bakar, yemeğini, suyunu ve uyuyacağı yeri hazırlarmış. Bunu gören Rasulullah sav ona Ebû Hüreyre veya Ebû Hir demiş. Her ikisi de kediciğin babası manasına geliyor. Bir çok yazı var lakabını nasıl aldı diye ama her halükarda kediciğin babası lakabını almış ve böylelikle Ebû Hüreyre denilmiştir. Çok zarif bir davranış değil mi? Bu anlattığım bir masal veya çizgi roman kahramanı değil. Geçmiş zamanlarda o güzel asırda yaşayan Rasulullah’ı sav görmüş ve sahabe ünvanını almış bir insandır. Şimdi görmek istediğimiz insan profili. İçlerindeki merhamet sadece insanlara özgü değil, hayvanlara da gösterilmiş. Şu devirde hayvanlara şefkati bırakın, insanlara olan sadakat ve saygı yitirilmiş durumda. Bu güzel insan da kendi devrinde gösterilmiş bir örnek. Elbette bizim çağımızda da örneklerimiz çok. Ama önemli olan tesirimiz ne kadar. Kediye olan sevgisi ne kadar çokmuş ki, bütün insanlar asıl ismini unutup, Rasulullah’ın sav koyduğu künye ile hitap etmeye başlamışlar. Kim bilir belki meşhurlaştıkça insanlar hayvanlara daha merhametli yaklaştılar. Bunun sebebi bence ihlasın tam kalbe yerleşmiş olmasından kaynaklı. Bir insan konuşmasa bile yaptığı davranışları ile etkileyebilir bir başkasını. Bu ihlasla mümkün. İnançla mümkün. Ne kadar sağlam olursak,  imrenen ve bizi yansılayan insanlar olacaktır. Bu sahabe sadece bir örnekti. Gerisi bizde. Kıssadan hisse bu olsa gerek. Seviliyorsunuz ❤️

Salı, Ekim 08, 2019




Öncelikle beni yeni ve eskiden takip eden tüm komşularımdan özür diliyorum. Yorumlara geç geri döndüm. Ziyaret edemedim. Kışı hastalıkla karşıladım sebebim budur. :) Şimdi yarı hasta yarı iyileşmiş halde yatağın içinden telefonumla baş başa kalıp, blogu açtım. Vazifelerimi yerine getirdikten sonra özlü, güzel bir konuya değineyim diyorum. Rabbim hepimize yaptığımız işleri kolaylaştırsın. :) 




 Bu akşam babam telefondan bir yazı okudu. Hemen buraya o yazıyı kopyalayıp, yapıştırıyorum.
Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi birşey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli’nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli’ye anlatır ve Hacı Bektas Veli helal değildir diye bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana’ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli’ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana’ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der: – Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe
konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir. 
Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş Dergahı’na geri gider ve Hacı Bektaş Veli’ye, Mevlana’nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş Veli’ye sorar.

Hacı Bektaş da şöyle der: – Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana’nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir. 

Nezaket ve naifliğin vücud bulmuş hali. Kırmak, incitmek denen kavramlar onların lügatlarında yokmuş ki birbirlerine karşı mütevazi cevaplar vermişler. Kıssanın en güzel yanı bu olsa gerek. Benlik duygusu, şimdiki söyleyişle egoları sıfırmış. Şöyle bir bakınca nerden nereye diyor insan.. gerçekten yaşamak istenilen hayat ve beraber yaşamak istediğimiz insanlar bu iki mübarek zat gibi olan insanlardır. Hani belki dini yönden tas tamam olamayız. Bilgi ve ibadette onları geçmemiz imkansız. Ama ahlak olarak bakarsak, hepimizde o potansiyel mevcud. Ayrıca ülke, şehir ve yaşam olarak her şey olanaklı. Peki bizim eksiğimiz ne? Yaşanılan zaman mı? Bence değil. Çünkü aynı dünyada yaşadık. Onlar da insandı. Biz de insanız. Yediler, içtiler, gezdiler. Günahları vardı, yanlışları vardı. Belki aynı şartlarda yaşamadık. Ama yine biz avantajlı değil miyiz? Onlara bakarak daha çabuk öğrenebiliyor ve gitmek istediğimiz, keşfetmek istediğimiz yerlere bir saatte, hatta daha az vakitte ulaşabiliyoruz. Bizi onlardan ayıran şey ne biliyor musunuz? İmkanların kullanım şekli. Birinci olarak ahlak yönünden örneklerimiz çok ama değerlendirme çok az. İkinci her gün daha çok gelişen teknolojiyi gereksizce kullanmak. Eminim ki o dönemde internet ve bilgisayar gibi elektronik aletler var olsaydı, en iyi şekilde kullanıp, faydasız bir bilgi paylaşmazdılar. İnternet olmasına rağmen kitap en değerli bilgi kaynağımız olmaya devam ederdi. Şimdi kitap bir kenara atılıp, saçma ve gereksiz uygulamalarda ömür heba ediliyor. Hani bir işe yaramıyor, yaramadığı gibi başka insanların mahremiyeti ortalıkta geziyor. Bu normalleşiyor ve uyuşuk tavuklar gibi olmaya mecbur bırakılıyoruz... 
 Bizden önce öyle güzel insanlar yaşamış ki, yaşadıkları olaylar bugün bizim için büyük bir ders... İnşaAllah bir gün hepimiz doğru yolun aslında ne kadar kolay ve mütevazi olduğunu en doğru şekilde öğreniriz. Bildiğimiz doğruların üstüne eklememiz gereken bilgileri ekler ve yapboz parçası gibi ekledikçe güzelliği keşfedebiliriz.