Pazartesi, Temmuz 13, 2020


Bir kimsede şu üç huy olmayınca imanın tadını alamaz.

Şunlardır:
-Bir hilim ki, o cahilin cehlini geri teptirir. 
Sabırlı, temkinli ve ağırbaşlı olmak.

-Bir verâ hali ki, insanı haramlardan korur. 
Sakınmak, çekinmek anlamındadır. Helal olması şüpheli olanı terk eden kişidir.

-Bir güzel huy ki, insanlarla o yolda geçim edilir.

Nebi (sav) ne dediyse zaten hep doğru olanı ve hep lehimize hayırlı olanı söylemiştir.

Bize düşen aslında göründüğü kadar zor değil. Hilim sahibi olabilmek evet zor olabilir. Hele ki etrafımızda lafını esirgemeyen, pat diye söyleyen ve sabrın sınırlarını zorlayan insanlar varsa bu bi tık daha zorlayabilir. Ama zaten bunlara karşı bir zırh gibi kuşanmamız gereken de hilimden başka bir davranış değil. Birine sinirlendiğiniz zaman sakinleşmeyi ve ona karşı yumuşak huylu olmayı denediğinizde kuş kadar hafif olduğunuzu hissedeceksiniz. Deneyin. Birincisinde belki bu kadar kolay olmayacak. Belki 100 defa da başaracaksınız. İmanın tadını hissedeceğinizi söylüyor, Nebi. Buna değmez mi?

Vera sahibi olmak.. haramlardan sakınmak. Namahreme bakmadan tutun, yiyeceklere kadar ince ayrıntısını kalbin düşünüp, tartmasıdır. Çok ince bir konu ama kontrol insanın kendindedir. Burada devreye her zaman olduğu gibi nefs girer. Nefs kolayına ve hoşuna gidene yönelir. Vera ise hem kendi için hayırlı olanı hem de Allah rızasını ister. Nefsin yöneldirdiği yol hep bataklık, hep kurak. Allah’ın rızasının arandığı yol, hem bedenen hem manen hayırlı olan yol ise güllük, gülistanlık. Yediğin yiyeceği haram mı helal mı olduğuna bir araştırma yeterken; hayatında haram olan ve psikolojik olarak seni kötü etkileyecek etkenlerden kalbin rahatsız olması o işten uzaklaşman için (çabasız) yeterli olabiliyor. Sadece kalbini yoklaman yeterli.

Güzel ahlaklı olmak ise hilim ve vera sahibi olmaktan geçiyor. Sonunda en güzel muameleyi siz görüyorsunuz. İnsan ilişkileriniz kuvvetleniyor ve geçinmeniz daha kolay oluyor. Öyle de gerçekten. Bir konuda ısrar etmekten ziyade hoşgörülü davranmak karşı tarafı fikrinden caydırabiliyor.

Bunlara sahip olabilmek için önce gayret, istikrar ve samimi bir dua yapmak gerek.

Hepsinden önce temelin sağlam olması bu küçük ayrıntıların daha güçlü olmasını sağlıyor. Unutmayalım. 🙂

Bana da dua edin. Zira bu anlattıklarıma ulaşmak için kaç fırın ekmek yemem lazım bilmiyorum.

Çarşamba, Haziran 24, 2020


 Tahtımdan aşağıya doğru indim. 
Bir tane yetmişbin katlı, kırmızı yakuttan bina var. En tepesine uçarak veya başka şekilde çıkılabiliyor. Etrafını Tuba denen, dallarında dünyadaki meyveleri ve daha önce hayal edilmemiş tüm meyveleri ile kaplayan bir ağaç. Öyle büyük ki etrafını yüz yıl dolaşsan bitmez. Meyvelerinden yemeye başladım. Ama ben koparınca tekrar yeniden oluşuyordu. Onun tomurcuklarından efil efil elbiseler yapılırmış. Bir tane değil tam yetmiş tane aldım ve giydim. Binanın en üst katında her şeye bir kuş bakışı attıktan sonra.. kuş demişken canım öyle acıktı öyle acıktı. Şuracıkta bir sofra kurulsa da karnımı doyursam dememe kalmadan şıp diye sofram kuruldu. Bi kuş sütü eksik derler ya o da vardı. Bu sofrayı daha önce hiç bir lüks lokantada, anne sofrasında görmemiştim. Karnımı doyurup manzaranın güzelliğe daldım. Aşağıya indim. Biraz yürüyüş yaparken sağımda bir ırmak vardı. Yemekten sonra susadığım aklıma geldi, koştum ırmağa doğru. Suyumu içtim az ötede bir ırmak daha gördüm, beyaz renkteydi. Meğerse sütmüş. Pek severim, içiverdim ondan da. Yanı başında ise birden fazla ağaç vardı. Öyle güzel dikilmişler ki aralarında bisiklet sürmek huzur verdi bana. Ne soğuk var, ne sıcak. Hava tam da en rahat hissettiğim şekildeydi. Paraşütle dağların tepesinden aşağıya süzülmeyi çok severim ama korkum var. Burada hiç korku gelmedi içime. Hevesle paraşütü takıp, atladım. Sonra denize gittim. Denizin suyu da görüntüsü de çok tatlıydı. Yüzdükçe yorulmadığımı fark ettim. Denizden çıkıp, uzaklaştım. 
Yolda bir topluluğun büyük bir havuzun başında kana kana bir şeyler içtiklerini gördüm. Selam verip, arkadaşlık ettim onlara.. sonra evime kızıl yakuttan bir at üzerinde uçarak döndüm. Ama hâlâ bir bu kadar daha gezebilirdim.. üstelik uykumda hiç gelmedi, gece de olmadı. 

Bu anlattıklarım bir masal değil. 
Yaşamayı hak eden kişiler için hazırlanmış gerçek ve ebedi bir Yer... 

Daha hayal edemeyeceğim güzellikler hazırlandı ve hak edenlerin tercihlerine bırakıldı. 

Şimdi bizim hak etmek için çalışmamız gerekiyor. 

Allah’ın rahmetine ve merhametine sığınıyoruz.

Pazartesi, Haziran 15, 2020

Kapat Ve Aç

Pazartesi, Haziran 15, 2020 2 Comments


Ali Ural diyor ki;

“Sevgili dost, 
Ne zaman televizyonun düğmesini kapatacaksın?

Sevgili dost, 
Ne zaman açacaksın “Kitab’ı”

Ne kadar uzun zaman oluyor televizyonlara gömüleli. Zaman öldürmek için izlenen ama beynimizin yavaş yavaş öldüğüne sebeb olan bu kirli kutu acaba ne zaman tekmelenecek?! Bizim en değerli vaktimiz neden saatlerce bir ekrana bakarak geçip gidiyor? Bu yaptığımız kendimize bir haksızlık değil mi? Biz insanlar yaratılanların en şereflisi olarak televizyon başında saatlerimizi heba etmenin bize bir artı getireceğine inanıyor olamayız. Belki öğrenilecek bilgiler vardır ama hangimiz daha eğlenceli, komik+argo, sürükleyici, müstehcen sahneleri ve daha nice nefsimizi okşayan yayınları bırakıp, bilgiye susamış insanlar gibi yeni bilgilerin peşinden koşarız? Açık konuşuyorum. Kendime, sana, ona konuşuyorum ama nafile.. her insanı alışılmışın dışına çıkartmak çok zor ama kendine hakim olabilmeli insan. Olur da. Eğer Ali Ural gibi düşünürsek basarız düğmeye, açarız kitabı okuruz. Hayat sadece televizyondan, telefondan ibaret değil. İlla ki kitabı açman gerekmiyor. Yeter ki kendini keşfet. Ne cevherler var içinde.

Cuma, Haziran 05, 2020


Hayatımızdaki her şey büyük bir nimettir bizim için. ”
Tanıdığım biri var, geceleri uyuyamaz. İstiyor da uyumayı. Bazı insanlar da erken kalkmayı ister ama kalkamaz. Uykularını alamazlar. Uyuyabilmek de uyanabilmek de bir nimettir. Şükür sebebidir. Çok yakınım, tatlı yiyemez, midesi rahatsızdır. Bir diğerinin ise sadece midesi değil, yedi mi başı döner, eli ayağı tutmaz. Sağlıklı bir mide şükür sebebidir. Başka biri oturup kalkamaz. Eğilip doğrulamaz. Belinde fıtık var. Hareketleri kısıtlı. Ağrıları olabiliyor. Sağlıklı bir bel, omurga nimettir. Akrabam, Kuran okurken, televizyon izlerken gözleri yorulur. Göz tansiyonu varmış. Gözünün biri görmüyor; hayata bir pencereden bakıyor. Yaptığı rutin işleri yaparken zorlanıyor mu bilemeyiz. Ama göz bir nimettir. Başka bir aile büyüğü, dişleri basmıyor. Kimi zaman hatta çoğunlukla dişlerinin belirli bölgelerine pamuk koyuyor. Nasıl rahat ediyor bilmiyorum ama rahatsız olduğu kesin. Hayatına uzun zamandır böyle devam ediyor. Sert yiyecekleri “sevmesine” rağmen yiyemiyor. Dişler bir nimettir. Başka biri, kolları ve boynu ağrıyor. Ev işlerini yapmakta zorlanıyor; Ağırlık hissediyor. Sağlıklı ve ağrısız kollar, boyun nimettir. Bir diğeri ise, bacağından şikayetçi. Bacaklarında sıvı birikmesi var; hızlı yürüyemiyor, merdiven çıkamıyor, ağrılı günler geçiriyor. Sağlıklı Bacaklar bir nimettir. Yakınlarım, dede ve nine olmaları gerekecek yaştalar fakat çocukları yok. Kocaman evde sadece iki yaşıyorlar. Ses yok, gürültü yok, ortalıkta toplanacak oyuncak yok.. çocuk bir nimettir.
Evlendi, çocuklandı ama babası hayatta yok. Eksikliği ne kadar büyüsen de geçmez. Babalar nimettir. Yukarıda bahsedilen hastalıkları çekenler bilir. Çekmeyenler de, çekenler de şükür etmeli. Etmeli çünkü daha adını sanını duymadığımız hastalıklar var. Gelin, bazen şehrin diğer ucuna, bazen şehrin dışına ve bazen de ülkenin dışına gider. Gurbet en çok onlaradır. Aileden, akrabalardan uzak bir hayat. Aile, akraba bir nimettir. Evlendiğin aileyi sevme nedenin, kolun kanadın; eş bir nimettir. Sevdiğimiz çok insan var. Sevgi ve sevgiyi verebilmek bir nimettir. Merhamet bir nimettir. Göz yaşı bir nimettir. Başını koyabileceğin, lüks olmasada huzurun olduğu bir evin varsa, o ev büyük nimettir. Evin içinde hayatını kolaylaştıran az veya çok tüm eşyalar birer nimettir. Geceleri aydınlatan lamba nimettir. Sıcaklarda soğuk; soğuklarda sıcak üfleyen klima nimettir. Soba, kalorifer nimettir. Kardeş bir nimettir. Anne, baba bir nimettir. Hayvanlar, doğa bir nimettir. Gökyüzü, bulutlar, güneş, yağmur bir nimettir. Derimiz bir nimettir. Saçlarımız bir nimettir. Öğrenmek, öğretmek bir nimettir. Akıl sağlığı bir nimettir. Kitaplar nimettir. Yazmak nimettir. Milyonlarca insan konuşabiliyor, ama bir o kadarda konuşamayan insan var. Derdini anlatamayan.. konuşmak nimettir. Yemeklerin en güzel kokularını ciğerlerine kadar çekmek, yağmurdan sonra toprak kokusunu içine çekmek; nefes almak ve kokuları içimize çekmemiz için yaratılan burun ve ağız nimettir. En iyi şekilde çalışan bazen onlarında yorulduğu oluyor; iç organlarımız nimettir. Elimizi rahatça kaldırabiliyor, kıvırabiliyor, sıkıştırabiliyoruz. Bacaklarımızı da aynı şekilde. Kafamızı çevirebiliyoruz. İskelettimiz, kemiklerimiz bir nimettir. Hepsi, hepsi, hepsi şükür sebebidir. Çok şükür Allahım halimize.

Çarşamba, Mayıs 27, 2020


Boşuna denmemiş: “sabreden derviş muradına ermiş” diye. Dervişler türlü sıkıntılara katlanarak ALLAH’u Teala’nın rızasını gözetirler. Sıkıntılara, çilelere boyun eğdikleri için dervişlik zordur. Çünkü öyle küçük bir takım sıkıntılar değil; bilakis nefse çok ağır gelen zahmetli işlerde de bulunurlarmış. Yani Dervişliğin sırrı, yaptığın iş ne olursa olsun Allah razı ise yapacaksın. Zaten gerisi O’nun emrindedir. Şu cihanda derviş olmak isteyen vardır elbet. Ama biz işin derviş olma kısmına değil de, derviş ahlakını elde etmeye bakıyoruz. Dervişler acıyı, bal etmişler kendilerine. Şöyle bakıyorum da zehir gibi hayat yaşayanlar var. Küçük bir sıkıntı bile hayatı zehir edebiliyor. Bakış açısı ya bu! Biz bu dünyadan, dervişler ahiretten bakıyorlar olaya.. o zaman kafamızı, kalbimizi bizde ahirete çevirelim. O zaman ballı şerbete çevirebiliriz belki zehirli suları. Öyle armut piş ağzıma düş olmayacak elbette. Pişmek, yanmak, gülün dikenine katlanmak gerek. Bir de dua, dua etmek gerek. İşte o zaman sabreden derviş olamasa da muradına erer. Bir derviş gibi vuslata dikensiz güllerle gider. 

Çarşamba, Mayıs 13, 2020


Unutmayın. Geçmişi silemezseniz bir tövbeyle, geleceğe kapı açamazsınız. Arkada kalanların ehemmiyeti onları tövbe ile sildiğiniz takdirde yok olur. Öyle ayak üstü tövbeden bahsetmiyorum. Bilirsiniz nasuh tövbesi tabirini. Tam olarak nasuh tövbesi ile yalvarmalıyız Rabbimiz’e. Affına, rahmetine sığınmalıyız. Bir daha tekrar aynı hataların içinde yuvarlanmamak için söz vermeliyiz. Şimdiki zamanda yaptıklarımız, gelecekte yaptıklarımızın üstünü örtmeli. Öyle örtmeli ki, üstünü açmaya kalktığımızda bize dur demeli. Eğer gerçekten talib olduğumuz cennet; Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Musab b Umeyr, Hz. Talha b Ubeydullah, Hz. Enes b Malik ve daha nice buraya yazmak istediğim ama sığdıramadığım sahabeleri içine aldıysa, biz de onlar gibi o cennete alınabiliriz. Çünkü onlar da bir beşerdi. Şaştılar ama arkalarında iz bırakmadılar. Yürüdüler. Allah’a sığındılar. Resulullah’ın sav sünnetlerine sarıldılar. Bir mümin nasıl olursa hepsini yaptılar. Hataların çelme takmasına müsade etmediler. Hak için fedakarlıkta bulundular. Onların fedakarlıkları aileleri, canları oldu. Kimisi zenginliğini, ailesini bıraktı ve islam uğrunda savaştı. Sonunda ise şehitlik mertebesinin en güzel halini tattılar. Vatanlarını terk etmek zorunda kaldılar. Sıcak kumlara gömüldüler. İşkencelerin en zorunu yaşadılar. Aileleri yüz çevirdi ama yılmadılar. Çünkü onlara vaat edilen cennetti. Eminim ki şu an da bu kadar zor fedakarlıklar yapmak zorunda kalmayız. Rahat yaşıyoruz çünkü. Bizim fedakarlıklarımız, günümüzde bizi islamdan uzaklaştırıp, küfre yönelten her şey… bu kişiden kişiye değişir. Ben eğer bir fedakarlıkta bulunsaydım bunlar; telefonumu ihtiyaç dışı kullanmamak olurdu. Televizyona bakmamak, harama ve haramlara yönelmemek, dedikodu, hased, çirkin söz ve malayaniden uzak durmak… daha aklıma gelmeyen tüm kötü işler…
Hadi bugün nasuh tövbesi ile geçmişe bir çizgi atalım. Ölüm geldiğinde, cennete gittiğimizde orada sahabeye “biz sizin gibi büyük fedakarlıklar yapamadık ama terk etmemiz gerek tüm kötü işleri terk ettik. Sonunda da mükafat olarak cennet verildi” deriz:) İnşaAllah 🙂

Cuma, Mayıs 01, 2020

Köy

Cuma, Mayıs 01, 2020 4 Comments

Canlı mavi olmasına rağmen yıllar geçtikçe boyası matlaşmış, kimi yerleri küf tutmuş kapı kulpu cılızlaşmış, parmak ucunla dokunsan açılacak bir kapı. İki beton basamak; zamanında çok uğraşılmamış teneke kalıba dökülmüş. Yukarı kaldırdığında kafanı ağaçların zayıf yaprakları üstüne düşmesi muhtemel. Son baharın son ayı burda çetin geçer belli. Kuşların göç telaşı, geç kalmışlık korkusu..
Evin asıl merdivenlerini çıkarken güvenlik kapısındaki sürgüyü çekerek açtım. Sol tarafımda uzunca eni çok olmayan yerden bir balkon vardı. Somyanın üstündeki kahverengi, geyik desenli örtü toplanıp, koca naylon poşetin içine konulmuş ve daha bir çok yazdan kalma eşyalar somyanın altına ve üstüne yerleştirilmiş. Özellikle yer yastıkları ve minderler yağmurdan korunması için somyanın altına yerleştirilmiş. Balkonun geri kalanında buz tutmak için kendini hazırlayan fayanslar vardı. Yine beni masum mavisiyle karşılayan diğer kapıya nazaran büyük ve dayanıklı kapı karşıladı. Kenarlarında eski kabartmalı, buzlu camları, üst kısmında da küçük camları vardı. Kapının eski oluşu en alt kısmında bir iki parmak kalınlığında boşluğun oluşundan anlaşılıyordu. İçeriye girdim. Sağlı sollu odaların kapılarını birleştiren büyük sayılabilecek ve oldukça uzun bir antre vardı. İçimden burası oldukça soğuk derken, burnumdan çıkan buhar daha da tedirgin ediciydi. O sırada mutfak kapısından bir gıcırtı geldi. Oyalı yazmasını arkadan dolamış, çiçek basmalı eteği, üstünde yine çiçek desenli kruvaze modelli gömleği; yarısı unlu yarısı is kokulu bir kadın karşıladı. Yaşlı bir kadın. Hoşgeldin dedi varla yok arası kısık bir sesle. Çapraz odanın kapısına yöneldi. Fırından çıkmış ekmek kokusuyla karışık yanık tezek kokusu alıyordum. Kapı aralanır aralanmaz yüzüme bir sıcaklık vurdu . Yüzüm sanki harlı bir ateşe maruz kalmış gibiydi. Kapıdan adımımı atar atmaz alnımdan terler boşaldığını, yanağımdan damla damla aktığında fark ettim. Oda küçük, iki duvarında büyük pencereleri vardı. Kapının girişinde gömme dolap ve dolabın iç kısmına gömülmüş küçük tüplü televizyon. Sol yanımda o sıcak ekmek kokusunu aldığım kahverengi soba. Yer minderleri ve dokuma halı.. halının üzerine uzunca sofra bezi serilmiş. Üzerine senid ve senidin üzerinde ekmek şeklini almak için bekleyen hamur bezeleri. Yaşlı kadın sobaya yakın serdiği minderin üzerine oturdu. Hemen kenarda soba için kullandığı bezle sobanın fırınından ekmekleri çıkardı. Bende sobanın diğer yanına hemen pencerenin önüne oturdum. Perdeler sonuna kadar açıktı. Dışardaki soğuk içeriye ama sadece bu odaya uğramamıştı. Kadın sol tarafından, senidin altından yağ helkesini çıkarıp, sıcak ekmeği bıçakla yardı ve tereyağını içine sürdü. Terayağ ekmeğin arasından hızla erirken ekmeği benim elime tutuşturdu. Hala o ekmeğin tadını, kokusunu ve bana hissettirdiği tüm güzellikleri damağımda saklıyorum.

Cuma, Nisan 10, 2020


Biraz geç kaldım çok özür dilerim. Bu son mimim olacak sanırım. Bundan sonra mim yapmama kararı aldım. :)

Neyse bu mime hayır diyemedim. Bir pembe sever’e çok teşekkür ederim. 2000 doğumluyum. Zamanımda çok renkli çeşit çeşit çizgi filmler vardı. Mesela;

1- Tom ve jerry

Bayılırım. Hala yeğenime açar birlikte izleriz:)

2- Pembe panter

Bak bunu da yeğenime açarım. Artık o da bir pembe panterci :)

3- Powerpuff Girl

Cartoon Networks en sevdiğim çizgi film kanallarındandı. Orda yayınlanan hemen hemen tüm çizgi filmleri izler, severdim.

4- Scooby Doo

İzlemeyen kalmamıştır herhalde. Yeni filmi çıktı şimdi onu da çok izlemek istiyorum:)

5- Garfield

Yaa ben bu kedinin yediği lazanyanın “makarna çeşidi” olduğunu yeni öğrendim. 😂 nasıl yiyordu demi:) güzeldi bunu da ekledim.

6- Rahat koltuk

Çok bilinen bir çizgi film değil ama ben izliyordum:)

En son olarak Tarçın ve arkadaşları. Bu çizgi film apayrıdır. 🌹

Salı, Nisan 07, 2020


Sevgili dost,

Kim kazandı? Atom bombasını Hiroşima’ya atan mı? Everest tepesine ilk kez varan mı? Doksanıncı dakikada maçı alan mı? Diriler mi, ölüler mi? Çobanlar mı, sürüler mi? Efendiler mi, köleler mi? kim kazandı?

sevgili dost,
Herkes kaybetti. Ölüm kazandı. Mezar taşlarına: “Huve’l Baki” kazındı.

A. Ali Ural

Huve’l Baki (ölümsüz ve ebedi olan ancak O’dur.) anlamında arapça bir kelimedir. Her şeyin boş ve geçici olduğunu sadece ölüm başkasına geldiğinde, mezar başına gidip anlamını dahi bilmediğimiz arapça kelimlerin karşısında, imamın ağzından çıkan daha duyduğumuz bir çok anlamını yine bilmediğimiz duaları dinlerken, sevdiğimiz kişinin toprağa konmasını gözyaşlarını sile sile izlerken bir kaç günlüğüne bile olsa anlayabiliyoruz Allah’ın sadece ölümsüz ve ebedi olduğunu. Şu dünyada nefes-imiz bile bizim değilken sahiplenmeye çalıştığımız çok şey var. Hayatımızı devam ettirebilmek için gayretli ve çalışkan olmak doğamızda var. Ancak eksikliğimizin üstünü her gün yorganla örtüğümüz için sıcaklığında unutup gidiyoruz. Oysa eksiklik dediğimiz durum geleceğin hiç bitmediği bu dünyada hasret kaldığımız ama gitmeye yüzümüzün olmadığı “öbür dünya” olarak adlandırdığımız ahiret hayatı “azığı”. Zor zamanlar olacak bu süreçte. Hiç kimse ben bu dünyada çok rahatım diyemez. Bu dünyaya boşuna “imtihan dünyası” denmiyor. Şu içinde bulunduğumuz karışık günlerde eksikliğimizi bulmak için gayret göstermemiz gerekiyor. Belki o zaman azığımız elimizde hazır vaziyette Cennet kapısından sorgusuz sualsiz girebiliriz. Zira düşünmek için, adım atmak için, taşları pirinçten ayırmak için bol bol zamanımız var. Şükür ki  hâlâ zamanın sahibi zamanımızı almadı. :) 

Çarşamba, Mart 18, 2020

Nefes

Çarşamba, Mart 18, 2020 3 Comments

”Vakitler ömründür, ömrün sermayendir, her nefesin bir cevherdir.” Doğru sözün en çok değerini bildiğimiz şu zaman... belki de muhakkak değerini daha son nefesi vermeden bilemeyeceğiz. Asıl olan son nefesin değerini diğer nefeslerin, ne ile meşgulken ciğerlerimize dolduğunu ve nasıl rahatça verdiğimizi ölçerek bilmeliyiz. Çok zaman geçip gitti.. kimimiz 20 senedir nefes alırken, kimimiz 60 sene.. çok yaşamayı istemek doğru değil. Nasıl yaşadığın önemli. Bunu hepimiz biliyoruz ama gerçekten yaptıklarımızla söylediklerimiz arasında bir çelişki yok mu? Bunun farkına hemen varamıyoruz. Pencere kenarından usul usul giren soğuk gibi, haber vermeden hasta ediyor ruhumuzu. Her nefes daha verirken yok oluyor ama şunu da unutmamalıyız, bize ne kadar nefes alıp vermek yazıldıysa o kadar alır veririz. Ne bir eksik, ne bir fazla. Şöyle bir söz vardır “Tedbir bizden, takdir Allah’tan dır.” Kendinize iyi bakın.